The Power of the Dog ile Kimlik Yanılsaması

Yönetmen Jane Campion 12 yıl aradan sonra The Power of The Dog filmi ile seyircisine kavuşuyor. Thomas Savage’ın romanından uyarlanan film, 1925 yılının Montana’sında geçiyor. Filmde karakterleri Benedict Cumberbatch, Jesse Plemons, Kirsten Dunst ve Kodi Smit-McPhee canlandırdı. İlk gösterimini 78. Venedik Film Festivali’nde gerçekleştiren yapım, törende Campion’a “En İyi Yönetmen” ödülünü kazandırdı.

The Power of The Dog sığır çiftliği sahibi Burbank kardeşlerin hayatıyla açılış yapıyor. George takım elbisesini giyip çevresine kibar davranırken Phil at üstünde dolaşan sert mizaçlı biridir. Zıt karakterlerinin yarattığı çatışma ilk andan hissediliyor. Bir gün çalışanlarıyla yemek yedikleri sırada restoranı işleten Rose ve oğlu Peter’le tanışırlar. George ve Rose’un yaptığı evlilik hayatlarında ani bir değişime neden olur. Bu durumdan en rahatsız olan tahmin edeceğiniz üzerine Phil’dir.

The Power of the Dog

Rose’un piyano pratiği yaptığı bir sahnede Phil çaldığı banjoyla ona evdeki hakimiyetini hatırlatır. Phil çevresindekilerin zayıflıklarından beslenmeye devam ederken Rose zamanla kendini alkole verir. George ise olaylara tepki vermekten kaçınan silik bir izlenim bırakır. Phil toksik erkekliğiyle çiftlikteki diğer kişiler gibi hassas Peter üzerinde de tehdit oluşturur. Ancak Peter’in yakaladığı ipucu olay örgüsünü güç çatışmasından çıkarıp duygusal bir gerilime sürükler. Phil’in adını sürekli andığı efsanevi at sürüsü Branko Henry bu ipucunun ana karakteridir. Peter yarattığı masum kimliği kullanarak Phil’in saklı hisleriyle bağ kurmak için adım adım ilerleyecektir. Filmin başında söylediği gibi o annesinin mutluluğundan başka bir şey istemez.

The Power of the Dog

The Power of the Dog İle Sinemaya Dönüş

1993 yılındaki The Piano filmi ile tanınan Jane Campion , uzun zaman sonra bir dram-gerilim filmiyle sinemaya döndü Birçok Western ögeye rastladığımız film, türden izler taşıyor olsa da aslında klasik Western anlatısından oldukça uzakta. Dış mekanlarda çiftliğin etrafındaki dağlarla çevrili doğa manzarası göze çarparken iç mekanlarda genel olarak karanlık ve bunaltıcı kadrajlara yer verilmiş. Senaryoda oluşturulan sağlam dramatizm, etkileyici oyuncu performansları ile tamamlanıyor. Kişisel olarak Benedict Cumberbatch’in kariyerindeki en iyi performanslarından birini sergilediğini söyleyebilirim. Bunların yanında daha önce There Will Be Blood, Phantom Thread gibi filmlerin de müziğini yapan Jonny Greenwood’un müzik notaları hikayeyi başarıyla destekliyor.