Her Devrin Kaçınılmaz İhtiyacı Feminizm: The Last Duel

Norman şövalyesi Jean de Carrouges ve Norman beyi Jacques le Gris yakın iki arkadaştır. Aralarındaki çekişme gitgide büyüyerek dostluklarının yerini ezeli düşmanlık alır. Carrouges bir savaşa gider ve döndüğünde Le Gris’in karısı Marguerite de Carrouges’a tecavüz ettiğini öğrenir. Ancak kimse Margerite’e inanmaz. Bunun üzerine Carrouges, karara itiraz etmek üzere Fransa kralına kadar gider. Hakim açısından Le Gris avantajlı konumdadır. Mahkemenin kararına göre iki adam düello yapacak ve bu düellonun sonucunca biri ölecektir. Hayatta kalan kişi Tanrı’nın isteğini yerine getirmiş olacak ve eğer ki Le Gris hayatta kalırsa aklanacaktır. Ayrıca eğer ki Carrouges kaybederse karısı ceza olarak bir kazığa bağlanarak yakılacaktır.

Film, ele aldığı hikayeyi üç farklı bakıştan tekrar tekrar gösteriyor. Olayların giriş ve sonuç kısımları tıpa tıp aynı olsa da gelişme kısmına karakterlerin farklı bakışlarının eklenmesi sonucu değişen detaylar üç hikayeye de derinlik katarak karakter portresi çizimine yardımcı oluyor. İlk hikayenin başrolü: Matt Damon’ın performansıyla izlediğimiz: Jean de Carrouges. Jean de Carrouges: hantal vücudu, birbirine karışan saçı, sakalı ve yaralı, çirkin suratıyla hayatın her yerinde ezilmiş ve küçümsenmiş bir adam. Kendini beğenmiş, sözde onuru için yaşayan ve aldığı her nefeste çevresinin aşağılık bakışları altında ezilip büzülen biri. Hak ettiğini düşündüğü her şeyi ise Adam Driver tarafından canlandırılan, hikayenin ikinci gözü Jacques le Gris’e kaptırması, karakterin aşağılık egosunu besleyerek içindeki öfkeyi körüklüyor.

Olaylar farklı bakışlardan aktarıldığında değişen parçalar karakterlerin iç dünyasını yansıtmak için oldukça etkili bir yöntem. Filmi Jean de Carrouges’un gözünden izlediğimizde kendisini hikayenin kahramanı gibi algılarken bakış Jacques le Gris’ye geçtiğinde Matt Damon’ın canlandırdığı karakter tam bir asalak, cahil ve kaba saba bir karaktere dönüşüyor. Hikayenin ilk versiyonunda Adam Driver ve Jodie Comer’in öpüşme sahnesi son derece ruhsuzken Adam Driver’ın karakterinin bakışına geçtiğimizde daha erotik ve aynı oranda çirkin bir sahneye dönüşüyor. İki karakter de kendisini yüce, karşı taraftakini ise aşağıda gördüğü için aralarındaki çatışmanın sonu da gerilimi yüksek bir düello ile oluyor. Erkek ego savaşını en orta yerinden deşen filmin ilk sahnesinde bir yardıma muhtaç ve bir de kurtarıcı rolünü üstlenen karakter var. Fakat son derece somut bir hadisede bile gerçeği kesin bir şekilde bilemiyoruz. Çünkü iki karakter de kendisini kurtaran, karşısındakini ise mağlup görüyor. Ne yaşanırsa yaşansın ilk evrede yakın dost olan iki erkeğin arasına giren kara kedi “güç” oluyor. Jacques le Gris’nin kazandığı statü, Jean de Carrouges’un aşağılık egosunu harekete geçirerek aradaki kavgayı ilmek ilmek işliyor.

Anlatının son ve en çarpıcı bakış açısı ise iki erkeğin üstünlük savaşının ortasında kalan Marguerite de Carrouges. Jodie Comer tarafından canlandırılan Marguerite de Carrouges sırasıyla hain babası ve kötü ruhlu kocasının gölgesinde sıkışmış bir hayat sürüyor. Jean de Carrouges’un gözünden gördüğümüzde mutlu sayılabilecek evlilik hayatları Marguerite’in gözünden izlediğimizde cehennemden beter bir hapishaneye dönüyor. Film boyunca anlatıya dahil olan erkeklerin sistematik tecavüzlerine ses çıkaran da Marguerite oluyor. Marguerite hikayeye dahil olduğunda, hayatı kayan babasının itibarını yükseltmek adına kullandığı son koz, elinde kalan son kaliteli “malı” olarak karşımıza çıkıyor. İtibarı olan fakat parasız kalan ve soyunun devamı için bir erkek evlat doğurabilecek kadın ihtiyacındaki Carrouges için Marguerite karlı bir alışveriş oluyor. İlk gecelerinden itibaren zulüm göre Marguerite, evlilik içi tecavüz ve psikolojik şiddetin aynası oluyor.

Günümüzden yüzlerce yıl öncesini anlatan bir filmin günümüzle bu kadar paralel ilerlemesi ve günümüz kadınlarının yüzlerce yıl önce yaşamış kadınlarla bu kadar bağlantı kurabilmesi oldukça ürpertici. Günümüz “Me too” akımının orta yerinden alınmış hissiyatı doğuran The Last Duel, benzer kötülüklerle yüzleşmiş kadınların arasındaki dayanışmayı veya tam tersi olarak ihaneti oldukça isabetli olarak işliyor. Kadınların bu tecavüz hadisesine olan tepkileri de günümüzce tutarlı bir seyirde gelişiyor. Nüfuzlu erkeklerin yatağına mahkum ettiği kadınlar da tecavüzün bir diğer yüzü tabii ki. Yine rıza kavramının bulanıklaştığı, karşısındaki erkeği reddetme şansı olmayan kadınların üstlerinde kurulan baskı, izlemesi zor anlar yaratıyor. Erkeklerin eğlencesine hizmet eden yatak sahneleri oldukça rahatsız edici. Kadının hakkının tamamen sıfıra indiği anlatıda, bir kadın tecavüze uğradıktan sonra hakkını savunmak için bile başka bir erkeğin desteğini almak zorunda. Kendisine arka çıkması gereken erkek düelloda kaybederse, mağdur olan kadın da yalancı ilan edilip bir cadı misali yakılma cezasına mahkum ediliyor.

Ses çıkaramayan kadınlar, olayı reddedenler, bakışlarıyla o kadının kavgasını paylaşanlar… Olay gündeme oturduğunda birbirleriyle empati kuran, çoğu benzer olaylar yaşamış, yaşamasa da şahit olmuş kadınların kurduğu sessiz iletişim oldukça güçlü bir dilde ekrana yansıyor. Büyük patlamadan günümüze uzanan geniş dünya tarihi içinde kendisine yer bulmuş bütün kadınlar, her dönemin kendi cahilliğiyle baş etmek zorunda bırakıldılar. Filmin geçtiği dönemin bu cahilliği işleyiş şekli de bir o kadar boğucu. Özellikle, bir kadının hamile kalabilmesi için cinsel birleşmeden zevk duyması gerektiği, bu sebeple tecavüzden hamile kalınamayacağı anlayışı oldukça kilit. Zira kulağa ilk geldiğinde rahatlıkla absürt bir anlayış diyebilsek de, günümüz dünyasında da tacize uğrayan, tecavüz mağduru olan kadınlara, “bağırmadın.” “kuyruk salladın.” cümleleriyle yapılan aciz savunmalara da yabancı değiliz. Aynı şekilde “naz yapmak.” kavramı da tecavüzü meşru kılmak adına en sık başvurulan savunmalardan biri. Jacques le Gris’nin dediği gibi: “Kaçarsan sadece kovalarım.” The Last Duel, geçmiş dönemi konu alan bir film olabilir, ama kesinlikle bir dönem filmi değil.

Oyuncu kadrosuyla ön plana çıkan filmin en iyi performansları ise Jodie Comer ve Matt Damon’a ait. Son dönemin yıldız isimlerinden olan Jodie Comer, bütün hücreleriyle rolünü benimseyerek hali hazırda etkileyici bir hikayeyi olabilecek en iyi biçimde sahipleniyor. Matt Damon ise jest ve mimikleriyle öne çıkarak karakter ile seyircinin arasında eşsiz bir etkileşim kuruyor. Anlatı içerisinde karakterinin dünyasını yürüyüşüyle bile yansıtan Damon, bir ağız hareketi ile bile salondaki bütün seyircileri kusma noktasına getirecek denli bir nefret seline sürükleyebiliyor. Baskın bir karakteri canlandırıyor olsa da, diğer başrollere kıyasla daha düz yapıda bir karakteri canlandıran Adam Driver ise kaçınılmaz olarak diğer oyunculara kıyasla geri planda kalıyor. Fakat bu tabii ki sıradan bir performans sergilediği anlamına gelmiyor. Sadece, daha kolay bir karakteri canlandırdığı için ön plana çıkamıyor. Filmin yan rollerinden birini canlandıran Ben Affleck ve Alex Lawther da izlemesi keyifli performanslar sergiliyorlar. Son olarak değinmek istediğim isim ise Serena Kennedy. Ekran süresi çok kısa olan Queen Isabeau karakteri, Marguerite’in davasını destekleyen, onu anlayan ve ona üzülse de, güçlü olmasına rağmen bir o kadar da çaresiz oluşunu bir bakışıyla anlatan ve beni en çok etkileyen performanslardan birinin sahibi oluyor.

Senarist kadrosunda Nicole Holofcener, Ben Affleck ve Matt Damon’ın bulunduğu filmin yönetmen koltuğunda ise Ridley Scott oturuyor. Filmin, en azından benim gözümde, en büyük dezavantajı fazla hareketli kurgusu. Senaryonun her anında bir şeyler oluyor ve kurgunun hızı seyirciye nefes alma imkanı bile vermiyor. Filmin senaryosu ile direkt olarak bir sorunum olmasa da daha tecrübeli ellerde nasıl bir biçime evrileceğini düşünmeden edemiyorum. Yarattığı atmosfer ile aynı anda oldukça görkemli ve aciz bir dünya yaratan The Last Duel: yoğun, ihtişamlı, irite edici derecede etkileyici bir deneyim. Kötü olduğunun farkında olmayacak denli kötülüğe bulaşmış erkekler… Bütün bir film, bütün bir evren, erkeklerin hükmettiği dünyadaki kadınların sessiz çığlığıyla bas bas bağırıyor. Kadınların tek bir bakışı bile seyircinin boğazında kalıcı bir yumru bırakıyor.

Yaşamın ve Çürümenin Rengi: The Green Knight

Youtube kanalımıza abone oldunuz mu?