Father, Son And: House Of Gucci

Gucci Ailesi’nin skandallarla dolu geçmişine odaklanan film, bir moda imparatorluğunun kaçınılmaz çöküşünü olabildiğince sıradan bir dilde yaratıyor. Kendi halinde, soyadından uzak bir hayat sürme gayesindeki Maurizio Gucci, bir barda felaketi Patrizia Reggiani ile tanışır. Aralarında doğan apansız çekim, Patrizia’nın çabaları sonucu büyük bir aşka evrilecektir. Fakat aralarında büyüyen aşk Patrizia’ya yetmeyecektir. O, her şeyi istemektedir.

Filmi tek kelime ile özetlersem “ruhsuz” kelimesini tercih ederim. Ridley Scott elindeki malzemeye o kadar can veremiyor ki görkemli oyuncu kadrosunun bile filme en ufak katkısı olmuyor. İzlemeye niyetlendiğim, aylarca beklediğim bu filmden büyük bir hayal kırıklığı ile ayrıldım. Öncelikle söylemek gerekir ki ele alınan olan konu ve işlenen karakterler oldukça zengin. -Her anlamda.- Kaos, ihtiras, kin ve intikam dolu bir hikayenin bu denli soğuk bir dilde ele alınması büyük bir hata. Her türlü abartının kabul göreceği bu film, daha yoğun duyguları ve daha vahşi sahneleri hak ediyordu. Daha çekici kostümler ve daha cafcaflı renkler kullanılmalıydı. Bu tarz “büyük” ve canlı olabilecek bir filme böyle alacakaranlıkvari bir mavi tonlamayı, bu denli puslu bir atmosferi yakıştıramadım. Her şeyin iki boyutlu geliştiği filme dair abartılı olan tek şey ise Lady Gaga’nın oyunculuğu. İzleyene keyif verse de bazı sahnelerde mimiklerinin göze battığını da inkar edilemez. Teknik açıdan her şey tam tersi şeklinde yapılsaydı mükemmel bir film izleyebilirdik. Gucci ailesi çöküşe sürüklendikçe ekranın dozajını arttırdığı mavi tonları seyircinin içinde flaş açma isteğinden başka duygu uyandıramıyor. “Kırmızılar, yeşiller, defile şovları, yoğun duygular…” Bu filmde olması gereken hiçbir şey yok.

Karakterlerin ve hikayenin işlenişi incelendiğinde ise yine o bahsi geçen iki boyutluluk sorunsalı ile karşı karşıya kalıyoruz. Ne ailenin içindeki ilişki dinamikleri ne de Lady Gucci’nin hırsı yeteri kadar işlenemiyor. İntikam hevesi bile o kadar kuru ki, karakterin o an hissettiği duygular seyirciye geçmiyor. Karakteri bir nebze olsun tutarlı giden tek kişi Maurizio Gucci. Patrizia’nın elleriyle büyüttüğü canavarı, savaş silahı: sonunda namlusu kendine dönen. İçine yüklenen hırslarla baş edemeyen Maurizio’nun sakin bir hayat beklentisiyle başlayan hikayesinin karısının manipülasyonları sonucu içine giren büyük hırslar ve istediğini düşündüğü, aslında kabusu olan hayata sürüklenişi seyircinin anlamlandırabildiği tek nokta. Hikayenin sonundaki düşüşünün verdiği rahatlık ise seyirciye geçiyor. Fakat bu karakterin de pürüzü gelişiminin sağlam adımlarla ilerlemeyişi. Anlatının çoğunda hakimiyetini sürdüren o boşluk burada da fazlasıyla mevcut. Özellikle Patrizia arasındaki ilişkinin başlangıcındaki tutku yoksunluğu ve aleladelik hissi ilişkinin sonunda da kendisini gösteriyor. Maurizio’nun nin bir anda doğan, inandırıcılıktan uzak destansı aşkı, yine bir anda saman alevi gibi sönüyor. Film, odağına aldığı ilişkiyi ne başlatabiliyor, ne de layığıyla sona erdirebiliyor.

Oyuncu performanslarına değinmek gerekirse Lady Gaga’nın abartılı mimikleri birkaç sahnede rahatsız etse de keyifli bir performans sergiliyor. Beyazperdeye uyarladığı kişinin gerçek karakterinin de bu denli abartılı, belki daha abartılı ve absürt oluşu Gaga’nın ruhuna hiç yabancı gelmemiş olacak ki, aynı anda son derece yapmacık ve bir o kadar da gerçekçi bir performans sergiliyor. Adam Driver ise mimikten tasarruflu yüzü ile canlandırdığı karakterin sinmişliğinin hakkını veriyor. Filmin yıldızları ise Al Pacino ve Jared Leto. Canlandırdıkları karakterlerin renkli doğalarının avantajı da var tabii. Jared Leto, canlandırdığı karakterin sinir bozucu doğasını doğallıkta yansıtıyor ve abartıya kaçtığı yerlerde rahatsız edicilik çizgisini aşarken bile keyif veriyor. Aynı anda hem son derece karikatürize ve abartı hem de eğlenceli ve doğal bir performans sunuyor. Al Pacino ile olan baba- oğul sahneleri oldukça doğal ve keyifli bir dozda ilerliyor. Filmin bir diğer renkli karakterini canlandıran Salma Hayek ile ilgili eleştirebileceğim tek şey ekran süresinin kısalığı.

Filmin en büyük sorunu ise süresi. Tempoda doğan dengesizlik seyirciyi filmden koparıyor. Sahne geçişleri arasında dengeyi tutturamayan kurgu ise garip bir seyirde ilerliyor. Sahnelerin arasındaki keskin geçişler filmin anlatısına yansıyarak senaryoda da can buluyor. Karakter gelişimleri ve ilişki dinamikleri de aynı keskinlikte gelişiyor. Bu sebeple ne filmin kurgusu seyirciyi içine çekiyor, ne de senaryosu izleyeni ikna edebiliyor. Oyuncuların yarattığı tiyatral atmosfer puslu mavi tonların altında eziliyor ve hakaretler eşliğinde House of Gucci filminin cenazesi kalkıyor.

Yönetmenin 2021 yılında oldukça ses getiren bir diğer filmi için: The Last Duel

Youtube kanalımıza abone oldunuz mu?