Bir El Daha? : Squid Game

5.6/10

Squid Game, çeşitli nedenlerle hayatta başarısız olmuş, çoğu borç batağında olan bir grup insanın yüksek meblağda bir ödül kazanmak için girdikleri ölümcül oyunu konu alıyor. Hayatlarının en zor döneminde gizemli bir oyun daveti alan karakterler, bir arabaya bindirilir ve bilmedikleri bir yerde uyanırlar. Kore’nin 1970’ler ve 1980’lerdeki popüler çocuk oyunlarının oynandığı bu büyük yarışta, büyük ödülü kazanıp hayatlarını kurtarabilmek için, son kişi kalana kadar mücadele etmek zorundalar! Bütün rakiplerini eledikten sonra kazanan kişinin alacağı büyük ödül ise 45.6 milyar Won yani 341.351.699,28 Türk Lirası değerinde.

Netflix‘in son dönemde adından sıkça söz ettiren yeni dizisi Squid Game, benzerlerine daha önce rastladığımız, yine de ilgi çekici bir konuyu yavan bir senaryo ile ekrana döküyor. İçeriği itibariyle The Hunger Games‘e oldukça benzeyen yapım, Willy Wonka’nın Çikolata Fabrikası’nı andıran atmosferini yedirdiği Truman Show’vari dünyasını dehşet verici bir tonda sunuyor. Konusunu aldığı oyun temasını, tıpkı bir çocuğun hayalini kuracağı şekilde: rengarenk, pastel tonları ile bezeli, çocuklara hitap eden arka fonlarda yaratıyor. Farklı okumalara açık sembolik öğeler barındıran film, genel bir bakış ile irdelendiğinde dünyadan izole bir evreni, dünyanın aynası olarak resmediyor. İlk bakışta kanlı bir psikolojik deney izlenimi veren Squid Game, kurbanlarının gönüllü bir şekilde döngüye dahil olduğu kapitalist evrenin sarsıcı bir simülasyonu. Yırtıcı dünyada yaşam savaşı veren hayvanlar ile modern dünyanın sofistike bireylerinin mücadelesinin oldukça paralel ilerlediğinin acı verici bir kanıtı. Dev arenada yaşamı için savaşan bireyler: farklı hayat tarzlarına sahip, farklı dertleri ve karakterleri olan, toplum tarafından ilkel sıfatına maruz bırakılarak mecazi bir sürgüne gönderilmiş hayvanlar. Oyunlarda da sıklıkla vurgusu yapıldığı gibi kendi seçimlerinin kurbanı olan, seçim hakkını kullanıp batağa sürüklenen bu topluluğun tek bir ortak noktası var: Aç olmaları.

Seçim hakkı: Toplumun kendini kurtarmış, maddi anlamda rahata kavuşmuş ayrıcalıklı kesiminin yenik kesim ile karşılaştığında devreye giren vicdan mastürbasyonu. Anlatıdaki -müşterilerinin çoğunun borç batağında olduğu bir bankadaki gibi- VIP kesimin de eylemlerini etik bir çerçeveye uydurmaya çalışırken sıklıkla dile getirdiği seçimler, gerçek dünyanın acımasız doğasında olduğu gibi, o kadar da seçime dayalı değil. Öncelikle yarışmacılar kendi iradeleriyle yarışmayı seçiyormuş gibi gözükse de, hepsinin parayı kazanmak için son derece geçerli ve bir o kadar da hayati sebepleri var. İlk etapta oyunu kaybedince öleceklerinden haberdar olmayan yarışmacılar, ucunda ölüm olsa da yarışa devam etmeyi seçiyorlar. Aslında bu da seçim hakkının elinde olmadığı bir zorunlu sürükleniş. Sözde oyuncuların hakkını savunan ve onlara eşit fırsatlarda yarışma imkanı sunan büyüklerin eğlencesi, yarışmacılara son derece adaletsiz bir ortam yaratıyor. Ne olduğu bilinmeden verilen kararlar yarışmacıların hayatını etkiliyor. Aynı zamanda yarışlar ve yarış öncesi hazırlıklar, günümüz toplumunda olduğu gibi, kadın, erkek ve yaşlı grupları için farklı şekilde şekilleniyor. İlk oyunun zili ile birlikte başlayan kanlı festival, günümüzün sözde adaletini ortaya koyuyor. Avantajlı grubu, savaşmak zorunda olan, doğuştan kaybeden gruptan ayıran en temel şey ise doğruyu seçebilme şansı.

Risksiz bir konuyu yüzeysel bir dilde ele alan dizi, mekan tasarımı ve sinematografisi ile keyifli bir atmosfer yaratsa da senaryosu ile sınıfta kalıyor. Heyecanlı ve sürprizlerle dolu olacağının beklentisini yaratan Squid Game, bilinçli bir izleyicinin on adım sonrasını net bir şekilde görebileceği, açık seçik bir dizi. İlk sahneden son ana kadar anlatı içerisinde minik merak unsurları barındırsa da, kendisini çok fazla ifşa ederek seyircinin tahminine pay bırakmıyor. Çok fazla oyuncu barındıran dizi, belli başlı karakterlerin ekseninde ilerliyor. Bu karakterlerin asla ölmemesi veya seyircinin bu karakterlerin ölmeyeceğinden emin olması da dizinin gerçekliğine ket vuruyor. Anlatının yan hikayesi, Wi Ha-joon tarafından canlandırılan polis karakterinin yolculuğu ise inandırıcılıktan fazlasıyla uzak. Karakterin amacına giden yolda bu kadar pürüzsüz adımlar atması, engellere takılmaması, takılsa bile bu engelleri kendi eliyle koymuş gibi ustaca aşması inandırıcı değil. Karakterin hikayesinin sonu da gelişme kısmındaki gibi basit, tahmin edilebilir ve buna rağmen inandırıcılıktan uzak. Bu karakteri incelediğimde harcanmış bir potansiyel görüyorum. Genel olarak yarattığı karakterlere motivasyon yüklerken başarılı sayılabilecek bir iş çıkartan senaryo, macerasına engel koyarken ise eli sıkı davranıyor. Bu sebeple, hikayenin can alıcı olması gereken noktaları, diyalog ağırlıklı, temposu düşük ara sahneler ile dolduruluyor. Bu da diziyi olması gerekenden daha ağır tempolu bir konuma getiriyor.

Dizinin bir diğer sıkıntısı ise abartılı ve karikatürize oyuncu performansları. Bunda karakter yaratımının da etkisi büyük elbette. Fakat daha önce hiç Kore dizisi izlememiş bünyeleri zorlayabilecek oyuncu mimikleri ve absürt tonlamaları mevcut. Karakterlerin arka hikayeleri oldukça basit fakat olay örgüsü için yeterli. Geneli gri karakterlerden oluşan dizi, sınırlı karakterine yüklediği kişisel gelişimini işlemeyi başarsa da seyircinin ikna olmadığı noktalar mevcut. Anlatının baş karakteri olan, Lee Jung-jae tarafından canlandırılan Seong Gi-hun karakteri, gerek hikayesi gerekse oyuncunun performansı açısından dizinin en oturaklı karakterlerinden biri. Annesinin ameliyat parasını ödeyemediği için oyuna katılmak zorunda kalan fakir bir kumar bağımlısı olan karakter, anlatının iç çatışması ve ahlaki ikilemlerini üstlenerek altı dolu bir karakter gelişimi sunsa da, karakterin geldiği son nokta seyirciyi ikna edemiyor. Seong Gi-hun karakteri ile geçmişten bağları olan Cho Sang-woo karakterinin anlatı boyunca ilerlediği nokta ile karakterin final sahnesinin yarattığı zıtlık da, görece epik bir an yaşatmak adına yazılmış, fakat ikna edici değil. HoYeon Jung‘un canlandırdığı, dizinin en çok ses getiren karakteri olan Kang Sae-byeok, neredeyse bir robotu andıran mimiksizliğiyle karikatürize kaçan bir performans yaratıyor. Karakter, anlatının başındaki eylemlerinden sonra aniden baskınlığını yitirerek, sezonun ilerleyen bölümlerinde geri planda kalıyor. Bu sebeple potansiyelini harcayan bir başka karakter sıfatını hak ediyor. Kim Joo-ryoung‘un canlandırdığı Han Mi-nyeo karakteri ise değişken ruh hali ve ani çıkışları ile deli doğasıyla paralel olarak aynı anda  hem izlemesi keyifli hem de son derece rahatsız edici bir performans sunuyor. 

Her şeye rağmen son bölüme kadar bir şekilde kendini izleten dizi, final bölümündeki zorlama eylemiyle ikinci sezonun sinyallerini vermekten geri kalmıyor. Ana akımda sesini tez duyurup saman alevi gibi sönecek olan Squid Game, yeni bir sezon ihtimalinde, The Hunger Games‘ten, John Wick tonlarına evrilerek hikayesini çok farklı bir atmosfere taşıyacak gibi duruyor. Çerezlik bir yapımın üstüne çıkamayan diziyi izlemesi keyifli olsa da izlenmemesi kesinlikle bir kayıp değil.

 

Squid Game severlere özel öneri: Alice In Borderland

Youtube kanalımıza abone oldunuz mu?